Gün aymadan Aymaz fikirlere kapılıyordu adem-i beşer Ve gün batımından şafağa Çentikler atıyordu Her yeni gün Bir sonrakine kurban edilirken Her gece yedi günahla daha da kararıyordu Peygamberleri yoktu artık gelecek ne miraca, ne çarmıha, ne kızıldenize Dönüktü...
Elini uzatmayacağın yeri bileceksin Öyle ağacın bırakmaya hazır olmadığı meyvenin Dalından ayrılmasını beklemeden, uzanmayacaksın Dokunmayacaksın elmaya, Bekleyeceksin kendiliğinden kopmasını Yoksa hep acır sapı elmanın Sen düşmesin diye koparırsan Yarası açık kalır...
bir ateş topu yanarken yakan ateş toplarının bahçesinde koşturup duran dönen , dönen, döndükçe soğuyan soğudukça küçülen küçüldükçe büzülen alevler küle küller kuma kumlar toprağa toprak ah o yangın yerini söndüren toprak o kara toprakta doğan o kara toprağa bağlanan...
ahh… o gelinen alem ahh… o her şeyi parça parça olan bütün bir yap bozu ömrü boyunca bir araya getirmeye çalışan o dağınık zihni taşıyan, nef(e)s yeter mi aldığın soluk sayısı bu resmi bütün kılmaya ya da değer mi şu dağınık dünya resmini toplamaya. ne...
kızıl bir topraktı keşişlerin yürüdüğü ve rüzgar her daim önden eserdi tıpkı bu ekim günü gibi etekleri uçuşurken bir saç tutulmasına rast geldi eski krallığın sürgün saatleri bir kaç saniyelik aydınlık sonra yavaş, yavaş karanlık isli bir gözle bak, bekle dedi...