Kasım 14, 2019

“Rüyalar, masallar, mitler, öyküler, ve tüm diğer sanatsal ifade biçimleri, içimizdeki ruhsal kapasitenin izlerini taşıyan evrensel bir anlatım alanıdır. Bu alan, duyguların ve sezgilerin gizli bir tapınağıdır. Tapınak, kişisel olarak kendimizden uzak olan yanlarımızı yani açığa çıkmayan, gizli kalmış, bastırılmış, farkında olmadığımız karanlık ya da gölgede kalan tarafımızın bilgilerini taşımaktadır.

Bu bilgilere ulaşmak ruhsal anlamda iyileştiricidir. Yeter ki içimizi okuyabilelim. Kişisel öykümüzün okur-yazarı olmak, kronikleşmiş, engeller ile sıkışıp kalmış, çözüm yolunu bulamadığımız ve içinde debelendiğimiz alanlarda bize bir çok seçenek sunacaktır. Ki bu da çaresiz, suçlu, korku ve panik içinde, yalnız, pasif kaldığımız alanları yaşantımızdan uzaklaştırmaya yardımcı olacaktır.”

“Gerçek kendiliği (real self) kusurlu olan birisi için dostane ilişkiler korkutucudur. Kaçınılmaz olarak böyle bireyler sağlıklı ilişkilere giremez ve devam ettiremezler. Dostluk sağlıklı insanın kendisi hakkındaki en derin, en gerçek ve en doğru şeyleri ortaya koyduğu bir ilişki biçimidir. Dostluğu iki insanın yakın ve deva… mlı bir ilişki sürecinde birbirlerinin gerçek kendiliklerine duygu ve bilgilerini sunabilme becerisi olarak tanımlayabilirim.

Sonuç olarak başka bir insanı sürekli ve karşılıklı olarak tatmin edici bir ilişki içinde sevebilmek için gerçek kendiliğin ortaya gelişmesi hayati önem taşır. Anneden otonominin alınması ve onun destek ve onayından emin bir şekilde, kendini özgürce harekete geçirebilme ve ifade edebilme yeteneği, sevgi dolu bir ilişkiyi sürdürebilmesi için yeterince sağlam ve güvenli bir egonun gelişimi için elzemdir. Sevilen kişiyi iyi ve kötü özellikle birlikte algılayabilme, yalnız kalabilme ve bir başkasına sahte olmayan bir ilgi gösterebilme kapasitesi, anksiyete ve depresyonu tolere edebilme, yutulma ve terkedilme korkusu olmadan kendini bir başkasına duygusal olarak adayabilme (commit oneself emotionally) kapasitesi özellikle gereklidir.”

J..F MASTERSON

Her yerde dışarda kaldığınızı hissediyorsanız…Bulunduğunuz yerde hem var hem yoksanız.

Eğer aşağıdaki durumlar farklı zaman/yer ve kişilerle ama aynı şekilde tekrarlıyorsa:
Bir işin sonunu getiremiyor
Sorumluluklarınızı başkalarının eline teslim ediyor
Eş/iş/arkadaş seçiminizde hayatınızın altını oyan tercihler yapıyor
Karar veremiyor
Onay arıyor
Sınır koyamıyor
Kendi başınıza bir işe girmekten yada kendinizi açığa vurmaktan kaçınıyor
Otorite önünde siniyor
Yaratıcı tasarılar öncesinde enerjinizi yitiriyorsanız

Küçük düşürülmekten
Yeniyi denemekten
Karşı koymaktan
Ortada kalmaktan
Boğulmaktan
Durmaktan
Harekete geçmekten
Bir işe başlamaktan, adım atmaktan
Yalnız kalmaktan
Yakın olmaktan
Zarar görmekten
Sömürülmekten
Başkasına/başkalarına bakmaktan
Yolculuğa çıkmaktan vb..

Yavan
Yorgun
Kırılgan
Çökkün
Suskun
Kafası karışık
Dizginlenmiş
Heyecansız
Korkmuş
Aksak ya da zayıf
Cansız
Ruhsuz
Anlamsız
Utangaç
Sürekli kızgın
Sıkışıp kalmış
Yaratıcılıktan uzak
Kuşkulu
Üstünlük
Değersizlik
Boşluk/belirsizlik vb..

“Aşkın pekçok tanımı ve çeşitleri olmasına karşın gerçek kendilik ve gelişimi açısından tanımlanacak olursa, aşk bir başkasının gerçek kendiliğini sıcak, duygusal bir biçimde, şart koşmadan tanımak ve eşin iyiliğini kendi iyiliği kadar gözetecek şekilde ilişkiyi kuvvetlendiren cinsel arzunun tadına varmaktır. Aşık olmak bir diğerinin gerçek kendiliğini se… vmek, tasdik etmek ve desteklemek, diğerini gerçek kendiliğini canlandırması, dışa vurması ve geliştirmesi için cesaretlendirmeye çalışmaktır.Dostane ve sevgi dolu bir ilişki kurmak, erişkin olarak kendiliğin esas yalnızlık ve izolasyonuyla başetme yolumuzdur. Anneyle o ilk yakın simbiyotik ilişkinin izleri hafızamızda ve ruhumuzda her zaman kalacağından, böyle bir ilişki olmadan gerçek kendilik bir ölçüye kadar gerçekleşmemiş ve eksik kalacaktır.Hiç bir erkek veya kadın mükemmel değildir, bu nedenle hiçbirimiz mükemmel ilişki ve mükemmel aşk diye hayal ettiğimiz şeyi yaşayamayız. Herbirimiz kendimize özgü yollarla eksiklik ve sınırlılıklarımızı kabul etmek istemeyiz. Aşık olma ve verme arzusu sıklıkla bizi aşar ve hayal kırıklığımızı rasyonalizasyon (usavurma) ile hafifletmeye çalışırız.Gerçek dostluk iki kişinin kendini harekete geçirme (self-activation) ve kendini ifade etmeye dayanan ilk üvertürleriyle başlar. Bu ilk karşılaşmada aldığımız cevapları inceler ve karşımızdakinin gerçek kendiliğimizi takdir edip etmediğine bakarız. Geri bildirim olumluysa, duygusal ve cinsel duygular genellikle yoğunlaşır ve her iki kişi bütün diğer alanlarda da giderek artan bir yakınlaşma isteği duyarlar. Katılımın derinliği ve hızı eşlerin bu deneysel sürece nasıl cevap verdiğiyle ilgilidir. Eğer süreç işlerse taraflar birbirlerinin gerçek kendiliklerini sevmeye, onaylamaya ve ifadelerine cevap vermeye başlarlar. Zamanla her iki tarafın birleşimi tek tek bireylerin toplamından fazla bir şey olur; gerçek kendilikleri bütünlük ve tamamlık duygusu yaşar. Çift gerçek dostluğa erişmiştir.

Dostluğun bir çift için tamam olduğunu düşündüren pek çok illüzyon vardır. Yakından bakıldığında ise gerçek kendilikler yerine yanlış kendilikler arasında patolojik bir kontrat olduğu görülebilir. Bunun iyi bir örneği çevresindekilere niçin halen birlikte olduklarını sorduracak kadar sürekli kavga edip duran eşlerin durumudur. Niçin birliktedirler? Çünkü sürekli kavga etmektedirler. Bu tarz onların birlikte olabilmelerini sağlamaktadır. Klasik örnek uzak ve onaylamayan anne baba imajlarını birbirlerine yansıtan iki kişinin ilişkisidir. Böylelikle eskiden kalan bu depresyonu yaşamaktansa şu andaki ilişki içinde çatışma yaşamayı tercih ederler. Sahte kendiliklerinin ihtiyaçları karşılanmaktadır. Böyle çiftlerin yada bireylerin terapisinde sahte kendiliklerin işleyen ilişkilerinin ardındaki patoloji görülebilir. Bir hasta yeni bir sevgili bulduğunu ve ilişkinin sorunsuz ve rahat yürüdüğünü söylediğinde yeni sevgilinin hasta için uygun olmadığını düşünürüm. Yeni ilişkiyi eğlenceli fakat anksiyeteye yol açtığını söylüyorsa bu sevgilinin uzun vadede daha uygun ve daha iyi olduğunu düşünürüm. Çünkü hastanın eski savunmalarıyla meydan okunmaktadır ve hastayı gerçek kendiliği doğrultusunda davranmaya zorlamaktadır. Anksiyete vardır. Çünki bu tip bireyler sahte kendiliklerinin savunmalarını bırakarak gerçekçi bir düzeyde ilişki kuramazlar; bu onların kaçmak için mücadele ettikleri anksiyete ve depresyon duygularına maruz bırakır.

Gerçek kendiliği hasarlı aşıklar kalıcı bir ilişkiyi sürdüremez, çünki sevgilisini bir yandan ödüllendirici ve tatmin edici, diğer yandan geriye çekilen ve hayal kırıklığına uğratan olarak iki yönlü görmektedir. Hataları ve meziyetleri aynı anda barındıran birisi olarak göremez. Diğer insanları bütün ve devamlılığı olan objeler olarak göremeyen kişi objenin fiziksel olarak bulunmadığı durumlarda o kişinin imajını canlandıramaz. Sevgiliden mahrum edilmiş duygusunu yaşayan kişi, terkedilme, sevgilinin gerçekten yokolduğu veya bir daha gelmeyeceği korkularını yaşar. Tersine, ilişkinin gerçekten bittiği durumda ise, kaybın veya ayrılığın yasını sağlıklı ve katartik bir şekilde yaşayamaz ve arkasına atamaz. Bir çocuk olarak hiç bir zaman tam olarak anneden ayrılmamış yani kayıp yaşamamış ve bir kaybın yasını tutma ve iyileşme becerisini hiç bir zaman geliştirememiştir.Gerçek selfi ciddi olarak örselenmiş birisinde yakınlaşma, yutulma veya terkedilme korkularını harekete geçirir. Çok yakınlaşırsa simbiyotik girdaba çekilme duyguları yoğunlaşır. Çok uzaklaşırsa bu kez terkedilme korkunç bir hayal gibi karşısına dikilir.”

J. F. MASTERSON

“Vahşilik denetimsiz bir davranış değildir. Bir tür yabani yaratıcılık, hangi aracı ne zaman kullanacağını bilmeye yönelik içgüdüsel bir yetenektir. Kadınlar için bütün tercihler mevcut. Dinginlikten saklanmaya, kulaklarını geri çekmeye, dişlerini göstermeye ve boğazına atlamaya kadar her şey. Ancak öldürmeye gidiş, nadir, çok çok nadir durumlarda … kullanılacak bir şeydir. Her zaman nazik olmaları öğretilmiş kadınlar bu seçeneklere sahip olduklarını fark etmezler, biri onlara yerlerinde kalmalarını söylediğinde oturup sakince dururlar. Ama biri sizi köşeye sıkıştırdığında tek çıkış yolu tekmeleyerek çıkmak, önünüzde engel olarak ne varsa ondan kurtulmaktır.İşte Hayatla yanlış pazarlıklara oturup kaybetmiş, tuzağa düşmüş, sanatçı yanını bastırmış, ayağını kıstırmış, üvey anne ellerinde sahipsiz kalmış, uyuşmuş kadınlar, içlerindeki yaratıcı vahşiyi bulmalıdır. Bunun çaresi “içerideki genç anneye” annelik yapmayı öğretmektir. Bu, dış dünyadaki daha yaşlı ve akıllı, tercihen çelik gibi sinirlere sahip olan gerçek kadınlardan öğrenilebilir; onlar tüm çileleri çekip tüm yollardan geçtikleri için ateşte güçlenmişlerdir. Şimdi bile bedeli ne olursa olsun gözleri görmekte, kulakları duymakta, dilleri konuşmaktadır ve iyi yüreklidirler. Dünyadaki en harika anneye sahip olmuş olsanız bile, eninde sonunda birden fazla anneniz olabilir. Bir anneye doğdunuz, ama şansınız varsa birden çok anneniz olacak. Ve onların arasında ihtiyaç duyduklarınızın çoğunu bulacaksınız.” Todas lad madres, [tüm anneler] ile büyük olasılıkla süregiden ilişkiler yaşayacaksınız, çünkü rehberlik ve öğüt alma ihtiyacının asla sonu gelmeyeceği gibi, kadınların derin yaratıcı hayatının bakış açısından yola çıkıldığında, asla sonu gelmemelidir de”

CLARISSA P. ESTES

Her kadın ve erkeğin bir parçası, bütün sevgi ilişkilerinde ÖLÜMÜN de payı olması gerektiği bilgisine direnir. Sevginin ölmesiyle ilgili yanılsamalarımız olmadan da sevebileceğimizi düşünürüz. Yüzeysel beklentilerimiz ölmeden de devam edebileceğimizi sanarız. En gözde heyecanlar ve ürpertilerimiz asa ölmeyecekmiş gibi yola devam ederiz. Ama sevgide psişik olarak her şey yıpranır, her şey. Bir parçamız bunun böyle olmasını istemez.Ancak olması beklenen budur.Derin ve vahşi doğası olan biri inkar etmeden bu ödeve doğru yönelir.Ne ölür? Yanılsamalar ölür, beklentiler ölür, her şeye sahip olma hırsı ve sadece güzel olan her şeye sahip olma isteği, tüm bunlar ölür.İlişkilerde hayatın ve ölümün bütün döngülerine izin vermeyi reddetmek, ne pahasına olursa olursa olsun sürmek için gergin bir “asla üzülmeyelim, hep neşelenelim” yüzü takınır. Sevgililer bu hayat/ölüm/hayat süreçlerine katlanamazlarsa birbirilerini hormonal isteklerin ötesinde sevemezler.Sevgiyi sadece olumlu biçimiyle yaşatma arzusu, sonunda sevginin azalıp temelli ölmesine yol açar…. Korkutucu gelse de, ilişki içinde başlarda yaşanan heyecan ve beklentiler sona erdiğinde buna cesaretle bakmak,dayanmak gerekir. Bu sevgiyi tanımak için gerçek bir fırsattır.Sevmek, onunla birlikte kalmak demektir. Sevmek, herbir hücreniz kaç derken, kalmak demektir.

CLARISSA ESTES

”Ölmekte olan bir hastayla sözlerin ötesine geçen bir sesizlik içinde birlikte oturacak gücü ve sevgiyi bulanlar bu anın ne korkutucu ne de acılı olmadığın göreceklerdir bu sadece beden işlevlerinin huzur dolu bir şekilde durduğu sınırdır bir insanın huzur içinde ölmesini izlemek bize kayan bir yıldızı anımsatır uçsuz bucaksız gök yüzünde ebediyen sonsuz geceye karışmak üzere sadece bir an parla…yan milyonlarca ışıktan bir tanesi ölmekte olan bir hastanın terapisti olmak bize bu engin insanlık denizinde her bireyin eşsiz olduğunu öğretti kendi faniliğimizi yaşamımızın sınırlı olduğunu gösterdi pek azımız yüz yaşını geçeriz ama bu kısa süre içinde bile çoğumuz kendimize özgü bir öykü yaratır ve yaşarız ve kendimizi insanlık tarihinin kumaşına dokuruz ”

ELISABETH KÜBLER ROSS

“Sağlıklı ilişki ve iletişim kuramıyorsak, psikolojik bir oyun içerisindeyizdir. Bu oyun, hem ilişkide kalmayı hem de olumsuz da olsa bir dizi duyguyu karşılıklı hissetmemizi sağlar. Yani amaç samimi ve içten olamıyorsak, bir oyunun arkasına gizlenip ehveni şer bir tatmin yaşamaktır. Aynı yaramaz bir çocuğun, annesinden görmek istediği ilgiyi almak için yaramazlık yapması ve sonunda annesinden bir tokat yemesi gibi..Eğer bir ilişki içinde ben bunu hep yaşıyorum diyorsanız ve sonunda acı, öfke, nefret, mağdur, haksızlığa uğramış vb hissediyorsanız dikkat : “bir psikolojik oyun”un içindesiniz demektir.Bu oyuna girmek için 3 kapı vardır. Karşılıklı olarak bu kapılardan birinde yer alırsınız kiminle ilişki içinde iseniz..Eşiniz, sevgiliniz, evladınız, ebeveynleriniz, patronunuz, ya da arkadaşınız…Suçlayan, mağdur olan ya da koruyan…Hangi kapıdan girilirse, girilsin mutlaka oyuncular girdikleri kapıları karşısındakinin kapısıyla yer değiştirir. Yani suçlayan sonunda mağdur olabilir ya da koruyan……Kapıyı vurup çıkmalar, yatakları ayırmalar, küsmeler, fiziksel şiddet, vb ……Ve bu oyunun en zirve noktasında oyuncular kendilerini hastanede, karakolda ya da morgda bulur. (Tipik 2. sayfa haberleri..) Eğer bu sonuçlar ilişkileriniz içinde durmadan tekrarlıyorsa ve “ben hep bunu yaşıyorum” diyorsanız tek yol bu oyundan çıkmaktır. Hangi kapıdan girdiğinizi, neden bu kapılarda dolandığınızı ve bu kapıları kullanmadan samimi, içten bir ilişki içinde karşılıklı kendini ifade etmeyi, almayı ve vermeyi öğrenmek için”

Bağımlı olmak ile bağlı olmak arasındaki farkı anlamak ve yaşamak için…

Geçmişe gömülü, unutulan yada unutulmaya çalışılan travmaların günümüze olan etkilerinden kurtulmak için.

Rüyalar, en bilinmez hakkında, sizin hakkınızdadır…Onu görmek, duymak ve yorumlamak sizi, size taşıyan yollardan biridir…Terapi de, uykuya dalmadan, sizi size uyanıkken taşıyan diğer bir yoldur….Kendinize giden yolları takip edin…O yollar çıkmaz yollar değildir…

“Ah benim kocaman suretim. Ah benim cılız, zayıf, küçücük gerçeğim. Ah benim kucaktaki koca bebeğim. Öldür içindeki “çok iyi” anneyi ki özgür kalasın. Cennet “yeterince iyi” anaların altında bilesin. Bilesin ve “yeterince iyi” çocuk olasın. Bil ki sen ananın çocuğusun ve fakat artık çocuk değilsin. Bırak ananın eteğinde dolanmayı ki aşkını dünya ile yaşayasın. Onunla paylaşacağın ‘kendine ait bir oda’ yaratasın. Ona bağımlı değil bağlı kalasın.”

“İnsan yaşamının esas amacı, kendi tedavisidir. Yani kendi eksikliklerini tamamlamak, çatışmalarını çözümlemek ve zedelenmişliklerinin acısını azaltmaktır. Bunu başarmak, dünyayı, yeniden ve merkezinde kendisi olmak kaydıyla yani kendi dünyasını tamam etmektir. Yaratıcılık dediğimiz, hiç bitmeyecek, yani hiçbirzaman ufkuna ulaşamayacak eylem de budur: Dünyayı-tamam-etme-eylemi.”

CARL GUSTAV JUNG

Çünkü “iyi hissetmek için önce hissetmek gerekir”

Karşı olmak, karşı olduğun kişi, durum, şart, kural, biçim vb.. göre şekil almanın yollarından biridir. Kimseye göre şekillenmeden yaşayabilmek, kendi şeklini bulmak için.

“Bir şeye karşı koymak onu sürdürmektir. Asıl yapılması gereken bambaşka bir yol bulmaktır.”

URSULA LE GUİN

Sağlıklı ebeveyn olmak ve sağlıklı çocuklar yetiştirmek için terapi gereklidir. Kendi yaşam döngüsü içinde ufak/büyük travmalarla yetişenler, bu travmaları hayat boyu tekrar ederler. Ve travma, bir zincir gibi kuşaklar arasında halka ha…lka eklenerek uzayıp gider. Eğer sıkıntı veren zinciri kırmak istiyorsanız, kendi zincirinizin düğüm noktasını çözmek, kendinizi o zincirden özgür bırakmak ve sizden sonra çocuklarınıza, onların olmayan bu zincirde bir yer ayırmak istemiyorsanız…

İyileşmek ve serpilmek. “Yanlış zigotlar hayatta kalmayı öğrenirler.Gelişmenize yardım edemeyenler arasında yıllar geçirmek çetin bir iştirç Bir kişinin hayatta kalmasını bilen biri olduğunu söyleyebilmek bir marifettir. Birçokları için güç,adın bizzat kendisindedir. Ancak bireyleşme sürecinde tehdidin ya da travmanın epey geçm…işte kaldığı bir an gelir. İşte o an hayatta kalma halinden bir sonraki evreye geçme, iyileşme ve serpilme zamanıdır. Eğer serpilmeye doğru gitmeden sadece hayatta kalan olmaya devam edersek, kendimizi kısıtlarız ve dünyada kendimize ayırdığımız enerji ve gücü yarıdan aza indiririz. Hayatta kalan olmaktan o kadar büyük gurur duyulabilir ki, bu durum daha fazla gelişimin önünde bir tehlike haline gelir.”

“İyi hissetmek kimi zaman en etkili uyuşturucudur. Yoksunluğunu hissetmemek için kimbilir neler yaparız”

Bireysel ya da kuşaklar arası travmalar, kader değildir. seçim hakkınız var. Kendinize, hayat senaryonuzda yeni bir rol verebilmek için.

Örnek bir yaşam öyküsü “MARİE BALTER;

Kendisine bile bakmaktan aciz…, alkolik bir annenin evlilik dışı dünyaya gelen çocuğuydu. Beş yaşına geldiğinde çocuk bakım yurduna yerleştirildi.

* Daha sonra bir çift tarafından evlat edinildi. Sadist çift, küçük kızı evin mahzenine kapayıp, ona sistematik bir biçimde işkence etti. Çiftin toplum içindeki saygın konumu, küçük kızın yaşadıklarını çevreden kolaylıkla gizliyordu.

* Marie on yedi yaşına geldiğinde depresyondan felç geçirdi. Kas spazmları ve boğularak ölmesine sebep olabilecek denli yoğun astım krizleri geçiriyordu. Halüsinasyon da gördüğü için doktorlar ona yanlışlıkla şizofreni teşhisi koydular.

* Bundan sonraki onyedi yılı akıl hastanesinde geçti. Umutsuzluk ve çaresizlik içinde kıvranan kız, yemek yiyemiyor, fazla kımıldayamıyor ve intihar etmeyi sıkça düşünüyordu.

* Otuz dört yaşına geldiğinde doktorlar Marie’nin durumunu yeniden değerlendirdiler. Onun şizofren olmadığına, ağır depresyon geçirdiğine ve panik atak yaşadığına karar verdiler.Arkadaşlarının ve kendisini seven birkaç sağlık görevlisinin yardımıyla Marie hastaneden çıktı.

* Artık yaşamını nasıl sürdüreceğine kendisinin karar vermesi gerekiyordu. Terk edilmiş, işkence görmüş, tacize uğramış, hayatının otuz dört yıllı ziyan olmuştu. Kızgın, öfkeli, umutsuz olmak onun en doğal hakkıydı. Yaşamının sorumluluğunu üstlenmeden, devlet yardımıyla hayatının sonuna kadar yaşayabilirdi. Ama o, bu yolu seçmedi.

* Marie üniversiteye girdi ve mezun oldu. Evlendi. Harvard Üniversitesi’nde mastır yaptı. Psikiyatrik hastalarla çalıştı. Konferanslar verdi. Biyografisini yazdı.

* Elli sekiz yaşındayken, on yedi yılını geçirdiği hastaneye yönetici olarak atandı. Haber ajansları onun yeni görevini haber yaparken, o zaferinin açıklamasını şöyle yaptı;

* “Eğer affetmeyi öğrenmeseydim, bir adım bile gelişemezdim. Yaşamım ziyan edilmiş bir yaşam olurdu. Ve bugün bu hastaneye yönetici olarak dönemezdim.”

Kendi isteklerini; akşam babanın çikolata ya da oyuncak getirmesi gibi beklemeden, gerçekleştirmek, elde etmek için gerekenleri kendi başına yapabilmektir. Beslenmeyi beklemek yerine kendini besleyebilmek için…
canyucel

“Çocuğunuza verebileceğiniz en tükenmez miras ne para, ne ev, ne araba. Siz olmadan yaşamına devam edebilme gücüdür tek miras. Bunu verebilmek için, sizin de mirasınız bu olmalı.Ya da olmayan mirasınızı önce kendiniz için yaratmalısınız..Sonrası önce sizin sonra çocuklarınız için çok kolay…”

Çevremizdeki acıların tamamını bizim de çekmemiz gerekiyor. Hepimizin ortak bir vücudu yoktur, ama ortak bir büyüme yolumuz vardır, ve bu ise, şu ya da bu biçimde, acılar içinden götürür bizi. Nasıl ki çocuk belli bir gelişim sonucu yaşamın tüm evrelerinden geçer (her evre de istek ve korku bakımından bi…r önceki için erişilmez görünür aslında), yaşlanır ve sonunda ölürse, biz de bunun gibi (insanlıkla aramızdaki bağ, kendimizle aramızdaki bağdan güçsüz değildir), yaşadığımız dünyanın tüm acılarından geçerek gelişiriz. Bu konuda adalete yer yoktur, acılardan ürkmeye ya da acıları üstünlük olarak nitelemeye de yer yoktur. “

FRANZ KAFKA

Yaptıklarımızın, yapacaklarımızın ve yapmadıklarımızın sorumluluğunu almak ve dışarda bunlar için bir sorumlu aramamak için.
sophokles

İnsanın psikolojik gelişimindeki önemli dönemeçlerden biri olan ayrılma bireyleşme dönemini tanımlayan Mahler’in kuramının temel varsa…yımı “yenidoğanın dış dünyaya göre ayarlanmadan doğduğu”, yani “insan yavrusunun biyolojik doğumu ile bireyin psikolojik doğumunun çakışmadığı”dır. İnsanın psikolojik doğumunu gösteren ayrılma bireyleşme dönemi, çocuğun anneden psikolojik olarak ayrılmasını ve kendini ayrı bir birey olarak algılamasını sağlayan, dördüncü ayda başlayarak 36. aya kadar süren bir dönemdir. Mahler’e (1968) göre; normal ayrılma bireyleşme “kimlik duygusu”nun gelişmesi ve sürdürülmesi için en önemli önkoşuldur. Bu süreç içinde ortaya çıkan “yeniden yakınlaşma” krizi de evrensel olarak yaşanan olağan bir krizdir. Kişinin bireyleşmesi yanında bu bireyleşmenin içindeki tutarlılığı, bütünlüğü, sürekliliği, esnekliği ve sağlamlığı, ayrıca benlik saygısının ve kendilik duygusunda sürekliliğin oluşması ve gelişmesi bu krizin başarı ile atlatılmasına bağlıdır. Ergenlik döneminde bu zorlu sınava bir kez daha girilir. Bireyleşmenin sağlanabilmesi, kalıcı bir kimlik duygusunun oluşumu ve bağımsız bir birey olarak aile ve aile dışı sevgi nesneleriyle olgun ve sağlıklı ilişkiler kurulabilmesi için bu sınavın ergenlikte de başarılması gerekmektedir. Ergenlik dönemi, kişinin yetişkinliğe geçişini ve bir birey olmasını sağlayan, büyük değişim ve gelişimlerin yaşandığı bir dönemdir. Ergenlik ortalama 12-22 yaşlar arasındaki bir dönem olarak tanımlansa da dönemin sonlanması genellikle belirsizdir. Özellikle üniversite eğitimi nedeni ile ergenliğin tamamlanması da gecikmektedir. Çünkü bu yaş gurubunun çoğu aileye bağımlı olarak kalmaktadır. Ergen, bir yandan genel ya da mesleki eğitimine ve öğrenimine devam eden kişidir. Bu dönemin en önemli özelliği, biyolojik ve psikolojik yeniden yapılanmaların gerçekleşmesi, benlik ve kimlik duygusunun gelişiminin sağlanmasıdır. Ergenin birey olabilmesi için çocukluktan vazgeçmesi ve ebeveyninden psikolojik olarak ayrılabilmesi gereklidir. Ebeveynden ayrılmayı başarabilmek kimlik duygusunun oluşumunu ve sorumluluk alabilme becerisini geliştirir. Blos (1967) ergenliğin başlıca görevinin “ikinci bireyleşme” olduğunu vurgulamaktadır. Bu da içselleştirilmiş ebeveyn tasarımları ile olan bağın çözülmesi ile olanaklıdır. Bu tasarımlarından bağımsızlaşmayla gelen ilk coşku, iç nesnelerin kaybını izleyen depresif bir duygulanımla bütünleşir. Bu süreçte yaşanan ikinci “yeniden yakınlaşma krizi”nde ise anneden ayrılma isteğiyle birlikte ondan ayrı olmanın verdiği acı sonucunda görülen depresif duygudurum ikinci bireyleşme döneminin temel özelliklerindendir.

“Çünkü utancımızı konuşmamak (yeterince iyi değilsin ya da sen kimsin diyen iç sesimizi dinleyip, susup oturmak) yaratıcılığımızı, değişimimizi, girişimciliğimizi ve başarılarımızı engeller..”