Mart 09, 2021

“Bana haddimi öğret anne!” Annelik üzerine trajikomik bir balad

“Bana haddimi öğret anne!” Annelik üzerine trajikomik bir balad

“-Sana kaç kere haddini bil dedim diye haykırdı hiddetle. Derinlerde bir yerde sanki kapısı kırılmış, duvarları yıkılmış bir evin ortasında saldırıya açık hissediyordu. Ve her tehdit altında olanın göstereceği iki üç tepkiden birini göstermişti. Ağzından alev fışkıran bir ejderhaya dönüşmüştü. Şimdilik püskürtmüştü saldırıyı ama yine de güvende hissetmiyordu. Kendini nasıl koruyacağını bilmiyordu. Bu duygu uzuncadır onunla birlikteydi. Evet, sanki değil bahçe duvarları, evinin kapısı, penceresi, duvarları yokmuş, her isteyen elini kolunu sallayarak girecekmiş gibi yaşamıştı yıllarını. Sanki bir barınağı, sığınağı yokmuş gibi hissettiğini düşündü.”

‘Had’ kelimesi Arapça kökenli olup sınırlama, sınır koyma, sınır, limit anlamlarına gelir. Günlük hayatta çok sık kullandığımız bu kelime ile içsel bir durum tespitini dışarı vururuz. Çünkü bu kelimeyi kullandığımız her an, kendi sınırlarımızı koruyamadığımızın bir göstergesidir. Hayır, dur, bu kadar vb gibi kendi sınırlarımızı koruyan kelimeleri söyleyemediğimiz ya da bu anlama gelecek davranışlardan yoksun olduğumuzu anlatır. Bu son çığlık, durumun çaresizliğine karşı kendimizi koruduğunu sandığımız öfkenin arkasına saklanmak demektir oysa.

Yani fiziksel bir eve sahibizdir ama ruhumuzun evi yoktur henüz. Oysa ev, barınak, Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisinde ele alınan en temel ruhsal düzeydir. Bizler o evin üzerinde kendini gerçekleştirme yolculuğuna çıkarız. Evimiz, barınağımız, sınırlarımız olmaz ise yani dönecek, bize ait, güvenli bir yerimiz yoksa nasıl dışarı çıkarız, nasıl yolcu oluruz?

Rahim : Yaşama tutunduğumuz kayalık
Kendine ait bir oda yaratana kadar, bu dünyada bir nevi kiralık bize ait olmayan bir eve misafir oluruz. Yaşamı devam ettirecek yeni bir tohum, bir potansiyel olarak annemizin rahmine düşeriz. Bedensel olarak henüz natamam olsak da dünyada yaşayacak bir fiziki alt yapının oluşmasına kadar orada beslenir, bakılırız. Sonra artık bedensel sınırlarımıza dar gelen o ilk barınaktan çıkarız. Bu ilk ayrılık, kendimize ve ötekine (anneye ve onun suretinde dünyaya) ait sınırları ilk hissettiğimiz andır. Ama iç içe olan bu sınırların ayrışması tıpkı bir ülkenin ikiye ayrılması gibi sancılı ve acı vericidir. Ve hayat boyu bu ilk acıyı bize çağrıştıran sınır meselelerinde canımız yanar. Bununla birlikte hayat, “yoluna devam et” şaplağının da, ne anlama geldiğini doğumla birlikte bize mühürler… Göbek bağımız kesilir, annenin bedeninden uzağa, bahçeye (aslında hayata) atılır. Söz konusu ritüel, sembolik olarak bizim o ilk evden çıktığımızı anlatan ve devam edecek bir erginleme sürecinin başlangıcında olduğumuzun sembolüdür. Kaçınılmaz.

Yaşama sanatında bir usta-çırak ilişkisi olarak annelik…
İlkel toplumlardan bu yana her kültür, hayata gelen kişileri, bir yetişkin olarak kabul edeceği bir dizi ritüele tabi tutar. Bu ritüeller sürecine erginlenme denir. Sürecin sonunda, kişinin toplumsal yaşama hazır yani kendinden mesul, kendi sınırları içinde hayatına yön verebilecek biri olduğunu, hem kişiye hem çevresine ilan edilmiş olur.

Bu anlamda popoya atılan şaplakla başlayan erginlenme ritüelleri arasında, bizim kültürümüz için göbek bağının kesilmesi ve evin dışına atılması, kulağına ismininKuran ile okunması, erkeklerde sünnet, kızlarda regl dönemi tokadı (sanki kadınlarda bu erginlenmenin kültürel olarak baskılanmasına işarettir ve bu ayrıca ele alınması gereken bir konudur) okul mezuniyetleri, askerlik ve evlilik törenleri sayılabilir.

Lakin bakıldığında yüzeysel olarak hepimizin geçtiği bu erginlenme töreni, bizi toplumsal hayatın içine sokar sokmasına da gerçekten el almış mıyızdır? Orası şaibeli. Nedir el almak? Bir devir teslimdir. Bir ustanın çırağına, öğrendiği sanat ya da zanaatta artık tek başına gidebileceği iznini vermesidir. Yaşamak da bir sanattır. Ve hepimiz bir ustanın, yani annemizin yanında çırağız, bu sanatı uygulamak için.
Aslında sevmek, ona başka biri olduğunu fark ettirmektir…

İşte had kısmı tam da burada başlıyor. Yani bu anlamıyla sevmek, sevebilmekte. Çünkü anneler çocuklarını çok ama çok sever.Bu çok, bir süre sonra zehirin de dozunu belirler, bilmez ve devam eder enjekte etmeye, çok çok. Kadının doğasındaki anaçlık, sembiyoz denilen anne çocuk arasındaki sınırsızlığın tahammülüne, normal karşılanmasına ve çocuğun büyümesine, gelişmesine zemin hazırlayan içsel bir güdüdür. Buraya kadar bir sorun yok, lakin sembiyozun kesilme süreci de annenin ustalık belgesini alabilmiş yani kendi annesinden yaşama uğurlanmış olmasına bağlıdır. Bu ruhsal belgeyi alamamış annenin ve onun çocuğunun ise vayyy haline…

Çünkü bu çok iyi anneyi, hiç çaba harcamadan yaşatılmayı, zorlukların üstesinden bizim için gelinmesini bizim adımıza en iyi, doğru kararların alınmasını severiz. Ve bu hep böyle kalsın isteriz. Eğer anne bu çok iyi, çok güçlü, her şeyi yapabilen biri olmaktan vazgeçmezse bize ne olur? Alışırız. Sömürüye ve sömürülmeye,,, sorumsuzluğa,,, Güçlü olanın müdahalesine, zayıfın her dem yönetilmeye mahkum olduğuna inanmaya, yaşamaya değil yaşatılmaya.

Oysa, başkası (anne) tarafından korunmayı beklemenin arkaik alışkanlığı, kendini koruyabilme yeteneğini köreltir. Hatta içsel annenin ruhsal evinizdeki ikameti, kişinin başını daha çok belaya sokar,,, kendini korumayı öğrenmenin tek yolu içsel annenin terk edilmesine bağlıdır,,, anneyi (seven, koruyan, kollayan, kural koyan, ne yapacağınızı ya da yapmayacağınızı belirleyen, cezalandıran, kızan, yalnız bırakmayan vb) öldüremezsek yani ondan vazgeçemezsek, erginlenme ruhsal olarak ketlenir. Biyolojik anneden fiziksel olarak uzak olmak, kendi başına yaşamak, ve hatta kavgalı olmak ya da annenin vefat etmesi bile, zihinsel-psişik olarak onun rahminden, evinden çıktığımızı göstermez,,,çünkü bu alışkın olduğunuz ilişki bangır bangır içerden ses verir ve siz o sesi dinlersiniz,,, ve çoğunlukla kızgın ya da gülen anneye oynarsınız hayat boyu,,, sizi kucağından atmayan anne, “yeterince iyi anne” değildir ve çok iyi annenin çok iyi evladı iken siz de siz değilsiniz,,,

Yani eliniz, kolunuz, mideniz, deriniz, beyniniz olmuş birinin tüm bu fonksiyonlarını devam ettirmesi aslında bunlara sahip olduktan sonra bunları kullanamamak bir işgal devletinin yaptıklarına benzer. Özgürlüğü ve özgünlüğü hatta kendi milli sınırlarını tadamamak demektir. Yani özgürlük, yani kişisel iktidar, yani varlık olmak kısacası demokrasi bu topraklarda ya doğar ya doğmaz.

Sembiyoz döneminde annenin (ustanın) temel işlevi, hem bebeğin-çocuğun (çırağın) yaşamayı devam ettirmesine hem de kendine bakım verme, destek olma, duyguları tanımlama, acıya (zorlanma-engellenme-eksiğe tahammül) dayanabilme, erteleyebilme, sorumluluk alma, karar verebilme, iradesini kullanma gibi fiziksel ve ruhsal fonksiyonların çocuğa aktarılmasını ve deneyimlemesini sağlayacak özdeşim nesnesi/rol modeli yani ustası olmasına çanak hazırlar. Sağlıklı olan kısmı budur. Bunun dışında kronik ya da akut hastalık, travma ve yaşlılık zamanlarında sembiyoz ilişkisinden beslenmek de doğal ve sağlıklıdır. Ötesi ise çekirdek aile içinde ve oradan topluma yayılan zararlı, zehirli bir ilişki türüdür. Bedelini, herkesin ödeyeceği,,,

En iyi anne, yok yok yeterince iyi anne, çocuğunun bedensel ve ruhsal sınırlarını gören, kabul eden ve bu sınırları ihlal etmeyip tam tersi dışında durmasını (haddini) bilen ve çocuğunun kendiliğini (ruhsal evini) inşa etmesini destekleyen (aşamalı olarak şantiye şefliğini çocuğuna devreden) annedir,,, Onun düşmesini kalkmasını izleyen, kendi acısını taşımasına izin veren, kendinden çok farklı olan bu potansiyelin yaşantısını merakla tanıklık eden annedir. Kendi bildiğinden başka türlü yaşanacak bir yaşamın olduğunu kavrayabilen, farklı yollarda da yolculuk edilebileceğine, tüm ne olacak endişelerine karşın arkasından baktığı emanetinin o yeni yollarda neler deneyimlediğini dönüp anlatmasını bekleyen annedir.

Ve en önemlisi de baba ile yani dış dünya ile tanışmanın temeli anneyle çocuk arasındaki bir-lik yani sınırsızlık, iç içe geçmişlik, sembiyoz süreci sona erdiğinde/erdirilebildiğinde atılır. Anneyle dolu olan çocuk babayla tanışamaz…Babaya, dünyaya, meraka yer açılması; işte nihai annelik fonksiyonu ….

İşte size bir el verme/alma öyküsü. Çırak artık usta olmuştur. Yaşamla bağını kurmuş, kökleri derinleşmiş ve kendi yaşamını icra eden bir usta olmuştur. Hayırlar ola, yolu açık ola….

Bütünleşmek; ihmalden ve işgalden eşit uzaklıktaki kişisel cennet,,, Bir-liğe özlemden vazgeçmek

“ Şimdi anlıyordu neden bu kadar acı çektiğini. İlişkisinde neyi beklediğini, neye maruz kaldığını ve yönetemediğini. Şu sınırları olmayan dönemdeki gibi bir ilişkiye, hep iyi hissetmeye, kendini onun içinde erimiş, bütün hissetmiş olmasına yani aşkın, rahme geri dönme fantezisi olduğunu. O sınırları olmayan ilişki içindeki haz için, nasıl kendi evini yakıp yıkıp tekrardan pasif olmayı seçtiğini. Zulüm görürken nasıl zalimini yarattığını. Karşısındakini nasıl büyüttüğünü,,, o büyüdükçe kendisini nasıl küçük gördüğünü ve tıpkı anne babasının sevgisini kaybetmekten ya da bu sınırsız topraklarda kendinden beklenenleri yapmaz ise her an cezalandırılmaktan korktuğu gibi onu da kaybetmemek için o rahimdeki ya da kucaktaki çocuk gibi söz dinlemesi gerektiğine dair o zorunluluğu. Bu zorunluluğa karşı özgürlük düşlemleri, kurtulma fantezileri ile gelen o ölümcül öfkeyi. Haddini, sınırlarını bilmemenin, tanımamanın onu nasıl da korunmasız kıldığını ve bu bilinmezlik içinde burnuna kadar sokulan işgal kuvvetlerine ya da ihmal eden bakıcılarına adına sevgi koyduğu bir duyguyla nasıl bağımlı olduğunu, hasarlarını görmezden geldiğini anladı. Rahme dönme özleminin bedeli buydu. Kendini kaybetmek.”

Haddini bilmeyen ile haddini koruyamayan arasındaki ilişkide, bu roller de dönüşümlüdür. Sahte belge ile yaşama düşen ve çıraklığı sonlanmadan kendini usta sananların arkadaşlık, iş, eş ve sevgili, hatta ebeveynlik ilişkileri artık sembiyotik bir düzlemdedir. Kendi sınırlarını bilmediği, koruyamadığı gibi tüm bu ilişkilerde karşı tarafın sınırlarından bihaber hadsizce devam eder. Zarar görür, zarar verir. Keçi boynuzu gibi geçmişteki bir düşün hazzını çiğnerken yetişkin olmanın gerçekliğinden vazgeçer. Bir zalimden diğerine kaçar. Bir mazlumdan başka bir mazluma geçer.

“Taammüden bir cinayet işlemeye karar verdi. İçindeki bu mazlum çocuktan ve zalim anneden kurtulmanın tek yolu buydu. Ölmeden önce ölünüzün anlamı bu olmalıydı. Geçmişin kalıntılarından, hazlarından ve ilişki kalıplarından vazgeçmek. Ve bunun için de çıraklığını deneyimleyeceği bir usta seçmeye karar verdi. O günden beri her hafta Freud’un kapısını çalıyordu. Bu tekrarları durdurmanın ve yeni bir öykü yazmanın kolay olmayacağını biliyordu. İşte yine buradaydı. İçeri girdi. Divana uzandı. -Dün gece annemi öldürdüm, çünkü çok iyiydi diyerek rüyasının anlatmaya başladı. Freud ‘hımm’ diye eşlik etti dışından, ‘sanırım yakında babasından bahsetmeye başlayacak’ diye düşündü içinden….

Ormandan geri dönmeyen
Hansel ve Gratel

“bir bir bırakacaksın,
istemesen de…
her bıraktığın,
ormanda arkandaki ekmek kırıntıları gibi
döndüğünde de bulamayacaksın.
bir bir bırakacaksın,
istemesen de…
her attığın adımda yalnızlaşacaksın..
..ve bir bir toplayacaksın,seni sen yapan parçaları
birleştirdiğinde kendinden fazlası olacacaksın.